Bu metinde Meltem Ahıska’nın Radyonun Sihirli Kapısı: Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı eseri ile kendi doktora tezim arasındaki epistemolojik, ontolojik ve metodolojik benzerlikleri ve farklılıkları tartışacağım. Tezimin amacı nesneler arası ihtimamı posthümanist ve feminist bir perspektiften analiz etmektir. Ahıska’nın epistemolojisi arşivi bir “eksiklik” (manque) ve “bastırma” mekanizması olarak okur. Benim doktora tezimin önerdiği ontoloji ise nesneyi insan söyleminin ötesinde konumlandırır. Nesneyi kendi failliğine sahip bir eyleyen olarak ele alır. Ahıska arşiv okuması ve söylem analizini kullanır. Benim tezim ise metodolojik olarak etnografik gözlem ve sanatsal araştırmayı merkeze alacaktır. Çalışmamın bu konumu Ahıska’nın temsil ve söylem odaklı dünyasından nesne yönelimli ontolojik bir dönüşe doğru radikal bir kaymaya işaret etmektedir. Bilginin kaynağını insan zihninden ve söyleminden nesnelerin “düz” dünyasına taşımakla ilgileniyorum.
Ahıska’nın çalışmasının merkezinde Kemalist siyasetçiler, halk ve radyocular gibi “insan özneler” yer alır. Ayrıca bu öznelerin arzuları da merkeze alınır. Benim çalışmamın genel yaklaşımı Graham Harman ve Manuel DeLanda’nın düz ontoloji kavramına dayanmaktadır. Bu yaklaşım insanın varlık hiyerarşisindeki ayrıcalıklı ve üstün konumunu bozar. Düz ontolojiye göre bir atom, bir insan, bir sanat eseri veya bir kurum “varlık bakımından” eşittir. Hiçbiri diğerinden daha “gerçek” değildir. Bu ontolojik öncül “bilginin” ne olduğuna dair varsayımları kökten değiştirir. İnsan evrenin merkezinde değilse sanat tarihi yazımı yalnızca sanatçının (insanın) niyetine veya toplumsal bağlama odaklanamaz. Çünkü boya, tuval, mermer veya virüs gibi nesneler de kendi failliklerine sahiptir. Benim yaklaşımımda bilgi insan ve insan dışı varlıkların karşılaşmaları yoluyla ortaya çıkar. Sanatçı malzemeye şekil veren bir “eyleyen” değildir. Aksine malzemeyle müzakere eden bir nesnedir. Malzemenin direncini ve olasılıklarını kabul eder.
Ahıska’nın analiz ettiği dönemde devletin halka yönelik tutumu disiplin altına alan ve şekillendiren bir “ihtimam” (paternalizm) olarak okunabilir. Benim çalışmamın ihtimam anlayışı Joan Tronto ve Maria Puig de la Bellacasa gibi feminist düşünürlerin izinden gider. Ancak onu insan dışı varlıkların failliğine değer veren posthümanist bir boyuta taşıyarak yeniden tanımlar. Geleneksel feminist teori ihtimamı ataerkil kapitalizm altında kadınların üzerine yüklenen görünmez bir emek olarak eleştirir. Benim çalışmam ise bu eleştiriyi saklı tutmakla birlikte ihtimamı nesneler arası bir ilişki biçimi olarak kurgular. Tezimde önerdiğim nesneler arası ihtimam sadece insanlar arasında gerçekleştirilen eylemleri kapsamaz. İnsanların insan dışı varlıklara gösterdiği özenle de sınırlı değildir. Canlı ve cansız (insanlar dahil) tüm nesnelerin var olmak ve varlıklarını sürdürmek için kurdukları ilişkileri kapsar. Bir heykelin ayakta durmasını sağlayan yerçekimi, kaide ve malzeme arasındaki “dayanışma” bir ihtimam biçimidir. Bu yaklaşım ihtimamı yalnızca “kadınlıkla” özdeşleştirilen bir yük olmaktan çıkarır. Onu evrensel ve ontolojik bir zorunluluğa dönüştürür. Böylece feminist politika sadece bir kadın hakları mücadelesi olmaktan çıkar. Tüm varlıkların (ekolojik, teknolojik, biyolojik) varoluş koşullarını gözeten “etik-politik” bir projeye evrilir.
Çalışmamda Graham Harman’ın “nesne” tanımını benimsiyorum. Buna göre nesne ilişkilerine veya bileşenlerine indirgenemeyen bir varlıktır. Her zaman “geri çekilmiş bir öze” sahiptir. Bu tanım Ahıska’nın “temsil” odaklı yaklaşımına taban tabana zıttır. Ahıska için bir nesne (örneğin radyo) bir gösteren olarak anlamlıdır. Moderniteyi temsil eder. Oysa nesne yönelimli ontoloji için nesne insan algısından bağımsız bir gerçekliğe sahiptir. Temsilin ötesindedir.
Ahıska’nın yöntemi adli ve psikanalitiktir. Ahıska’ya göre arşivin yokluğu bir eksiklikten ziyade bir bilgi fazlalığı yaratır. Bu durum onun “içsel hakikat” olarak adlandırdığı gayriresmi bir bilgi alanının oluşmasına zemin hazırlar. Resmi söylem Batı’yı yüceltir ve kadınların modernleştiğini iddia eder. Bu dışsal bir hakikattir. Yani dışarıdan öyle görünür. Oysa toplum içinde Batı’nın aslında reddedildiği bilinmektedir. Ayrıca kadınların ataerkil düzenin bir parçası olmaya devam ettiği gerçeği de bilinir. Bu çelişkiler “biz böyleyiz” veya “burası Türkiye” denilerek meşrulaştırılır. Söylemde ifade bulamayan bu çelişkiler bir “içsel hakikat” yaratır (Ahıska, 2005, s. 95). Bu içsel hakikat iktidar mantığının başka bir yüzüdür. Bu yüz Garbiyatçılık fantezisiyle bağlantılıdır. Garbiyatçılık Batı hegemonyası altında “Doğu” olarak etiketlenen toplumlar tarafından kullanılan bir yönetim mekanizmasıdır. İç iktidarlarını bu imaj üzerinden meşrulaştırmak için kullanılır (Ahıska, 2005, s. 17). Garbiyatçılık fantezisi çelişkilidir. Çünkü Batı’yı ulaşılması gereken ideal bir model olarak görürken aynı anda bir tehdit olarak algılar. Bu fanteziyi yaşayan ve kendilerini Batı’nın temsilcileri olarak gören seçkinler “halkı” eğitime muhtaç “Doğulular” olarak görmeyi tercih ederler. Onlara üzerlerinde tahakküm kurulması gereken nesneler gibi davranırlar (Ahıska, 2005, s. 43). Türkiye’deki sanayileşme ve kurumsal altyapı eksikliği modernleşememeye yol açmaktadır (Ahıska, 2005, s. 94). Ancak radyo gibi teknolojiler aracılığıyla bu durum görmezden gelinmeye çalışılır. Modernleşmiş gibi davranılır (Ahıska, 2005, s. 25).
Garbiyatçılık fantezisine eşlik eden resmi belgelerdeki tutarsızlıklar Ahıska’nın temel veri setini oluşturur. Radyo dergisindeki görseller ve metinler arasındaki çelişkiler de buna dahildir (Ahıska, 2005, s. 59). Radyocuların anıları ve bürokratik yazışmalar onun analiz birimleridir. Bu metinler “Garbiyatçılık fantezisinin” semptomları olarak yorumlanır. Bilgi arşivin tozlu raflarında değil o rafların boşluklarında yatar. Unutulanların hatırlanmasında gizlidir. Benim çalışmamda ise “sanatçı stüdyoları” temel alandır. Doktora tezimi yazarken sanatçının malzemeyle kurduğu ilişkiyi analiz edeceğim. Bunu sanatçı stüdyosu ziyaretleri, yarı yapılandırılmış görüşmeler ve oto-etnografi yöntemlerini kullanarak yapacağım. Sonuç olarak insan merkezli bir sosyolojik analizden uzaklaşacağım. Bunun yerine sanatçı ve malzeme arasındaki ilişkiye değer veren nesneler arası etnografik bir araştırmaya odaklanacağım. Tezim insan dışı varlıkların failliğinin haritasını çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda sanatçının “dehasını” değil sanatçı ile malzeme arasındaki “ortak yaratım” sürecini anlamaya çalışacağım. Bu süreçte tarihsel ve doğrusal bir anlatı yerine yatay, ilişkisel ve mekansal bir haritalama yöntemi benimseyeceğim. Ahıska o anın fantezisini analiz etmek için tarihsel anlatıyı “duraklatma” yöntemini kullanır. Benim temel hedefim ise bunun aksine akışkan ve dinamik bir ilişkiler ağını takip etmek olacaktır.
Ahıska için gerçeklik temelde “travmatik” bir çekirdeğe sahiptir. Türk modernleşmesi bir “eksiklik” duygusu üzerine kuruludur. Bu eksiklik duygusu daha önce bahsedilen sanayileşme ve kurumsal altyapı noksanlığından kaynaklanır. Buna arşiv eksikliği de eşlik eder. Ahıska’ya göre arşivin yokluğu ideolojik bir tercihtir. Geçmiş olayların mevcut iktidarın söylemini tehdit edebileceği düşüncesi bu tercihin temel gerekçesidir. Arşivlerin yok edilmesi yoluyla geçmişin “temizlenmesi” iktidar yapısı için geçmişin o anın ihtiyaçlarına göre yeniden yazılmasını gerektirir. Aynı zamanda geçmişin hesabını verme yükümlülüğünü de ortadan kaldırır (Ahıska, 2005, s. 65). Ahıska bunu amnezi (hafızasızlık) olarak açıklar. Bu durum kurumsal tarihin her dönemin siyasi rüzgarlarına göre yeniden inşa edilmesine yol açar (Ahıska, 2005, s. 56). Millet bu eksikliği örtmek için sürekli üretilmesi gereken bir fantezidir. Millet homojen bir bütün değildir. Sürekli parçalanma tehdidi altında olan ve zorla (arşivleri yok ederek, dilleri yasaklayarak) bir arada tutulan bir yapıdır. Kimlik yaralı bir öznelliktir. Kimlik “ne olduğuyla” değil “öteki (Batı) tarafından nasıl görüldüğüyle” ilgilidir.
Ahıska’nın insan ve söylem odaklı yaklaşımı bu fantezilerin üzerine inşa edildiği “maddi altyapıyı” göz ardı etme riski taşır. Radyo dalgalarının fiziği, Ankara’nın coğrafi koşulları, elektrik şebekesinin maddi direnci Ahıska’nın analizinde birer aktör değildir. Sadece “dekor”dan ibarettirler. Tezim posthümanist ontolojiyi benimseyecektir. Bu yaklaşıma göre gerçeklik söylemsel bir kurgu değil maddi bir oluşumdur. İnsan merkezli yaklaşımın yerini insan zihni dışında kendi başlarına var olan titreşen “nesneler” yığını alır. İnsan algısını aşan gerçeklik boyutlarına işaret eden eylemleri incelemeyi amaçlıyorum. Tezim boyunca üstleneceğim bilgi üretimi hiçbir yerde olmadan her şeyi gören bir “Tanrı hilesi” aracılığıyla olmayacaktır. Aksine biyolojik, teknolojik ve maddi ağlar içindeki konumumdan yola çıkacaktır. Bu yaklaşımın riski “düz ontoloji” adına insana özgü siyasi ve tarihsel travmaların eriyip gitmesidir. Eğer her şey eşitse iktidarın kendine özgü tarihsel şiddeti nasıl açıklanacaktır? Tezim “Feminist Politikayı” dahil ederek bu riski aşmaya çalışmaktadır. Başka bir deyişle iktidar eleştirisini ontolojiye geri çağırmaktadır.
Sonuç olarak Meltem Ahıska’nın Radyonun Sihirli Kapısı adlı eseri mükemmel bir araç seti sunmuştur. Bu araç seti Türk modernleşmesinin temsil rejimini ortaya çıkarmak ve yapıbozuma uğratmakla ilgilenenler için son derece faydalıdır. Ahıska Kemalist siyasetçilerin, seçkinlerin ve diğer kamusal entelektüellerin kendilerini Batı’nın aynasında nasıl inşa ettiklerini göstermiştir. Bunu yaparken “gerçeğin” üzerini “fantezi” ile nasıl örttüklerini gözler önüne sermiştir. Ahıska kitabını yazarken bir dedektif titizliğiyle iz sürmüştür. Şüpheci ve eleştirel bir bakış sergilemiştir. Benim doktora tezimde yapmak istediğim ise bu temsil rejimini terk etmektir. Nesne yönelimli bir rejime geçerek sanatçıları, sanat eserlerini ve malzemeleri temsil dışı bir siyasi çerçeve içinde incelemektir. Posthümanizmi ve nesne yönelimli ontolojiyi benimseyerek analiz merceğini insandan insan dışı varlıklara doğru genişletmeyi hedefliyorum. Bilgi gizli bir travmayı ortaya çıkarmaktan ziyade görünür ilişkiler ağını takip eder. Tezimin yöntemi arşivi okumaktan stüdyoyu deneyimlemeye doğru kaymaktadır.
Tezimde Ahıska’yı reddetmek yerine onu yeniden konumlandırıyorum. “Garbiyatçılık Fantezisi” tezimde sadece bir “fikir” olarak varlığını sürdürmez. Heykeller, radyolar, binalar ve tuvaller aracılığıyla nesneleşen ve fiziksel ağırlığı olan bir “hipernesne” olarak devam eder. Doktora tezimin Ahıska’nın ortaya koyduğu “eksiklik” (arşivlerin yokluğu) sorununa nesnenin kendisiyle cevap verme girişimi olacağına inanıyorum. Arşiv yok edilmiş olabilir. Ancak plastik, boya ve etkileşim hala oradadır ve konuşmaktadır. Feminist sanat artık sadece kadınların tarihini ve eylemlerini vurgulamakla ilgilenmiyor. Nesnelerin direniş tarihini “ihtimamla” kaydetmekle meşgul.
REFERANSLAR
Ahıska, M. (2005). Radyonun sihirli kapısı: Garbiyatçılık ve politik öznellik (1. basım). Metis.
