Gürültü ve Sessizlik Arasında: Feminist Etnografide “Parazit”ler

ÖZET

Bu çalışma, feminist etnografide sessizlikleri bir gürültü biçimi olarak yeniden kavramsallaştırmayı amaçlamaktadır. İletişim çalışmalarında bir bozulma olarak görülen gürültünün aksine bu çalışma, gürültünün araştırma süreçlerinde yeni bilgiler üretme potansiyeline sahip olduğunu ileri sürmektedir. Makale, Michel Serres’in gürültüyü bir sistemi bozarken yeni bir sistem kuran bir “parazit” olarak tanımlamasından yola çıkmaktadır. Feminist etnografideki sessizlikleri iktidar ilişkilerini açığa çıkaran, araştırmanın yönünü değiştiren ve onun çeşitlenen veçhelerini ortaya çıkaran kurucu bir unsur olarak tanımlamakta ve gürültüyle ilişkilendirmektedir. Bu makale feminist etnografların yaptığı saha çalışmalarından hareket ederek sessizliğin bir bilgi eksikliği olmadığını, aksine anlam üretiminin katmanlarını çoğaltan bir gürültü olarak anlaşılması gerektiği savunmaktadır. Buradan yola çıkarak makale, gürültüyü içinde fazlalık, bozulma ve sapmaları barındıran, farkın, müdahalenin ve etnografide yeni olasılıkların kapısını aralayan akustik ve enformatik bir unsur olarak tanımlamaktadır. Makale sessizlik gibi gürültünün de görüşme sürecindeki güç dinamiklerini, ilişkileri ve sınırları belirlediğini ortaya koymuştur. 

Anahtar Kelimeler: feminist etnografi, sessizlik, gürültü, iletişim çalışmaları, parazit

GİRİŞ

Gürültü belirli bir ahenge sahip olmayan seslerden oluşan bir çokluk anlamına gelirken bu makale sessizliğin de bir gürültü çeşidi olarak tayin edilebileceğini ileri sürmektedir.   Shannon ve Weaver’in (1964) ortaya koyduğu gibi iletişim bir kaynaktan çıkan mesajın hiçbir değişikliğe uğramadan alıcıya iletilmesidir (s. 5) ve bu döngüye engel olan farklı seslerin yarattığı çokluklar bir gürültü yaratır. Etnografi farklı demografik özelliklere sahip toplulukların yaşamlarını şekillendiren durumlar, olgular ve olaylar konusunda düşüncelerini ve deneyimlerini analiz etmekle ilgilenirken feminist etnografi bu analizde kadınları merkeze almanın yanında iktidar ilişkilerinin nasıl şekillendiğini açığa çıkarmakla uğraşır. Belirli bir araştırma sorusu çerçevesinde sahaya çıkan etnograf ile görüşeceği kişiler arasındaki cinsiyete, ırka, sınıfa, etnik kökene dayanan hiyerarşik yapı iki tarafın iletişimi konusunda kurucu rol oynar. Bu hiyerarşik yapının yarattığı gerilimler sessizliklerin oluşmasına veya görüşme yapılan kişinin çekimser davranmasına neden olur. Bu sessizlikler Visweswaran’ın (2008) belirttiği gibi kadınların ne zaman ve neden konuştuklarını, konuşmalarına konan kısıtlamaları, aralarındaki iktidar ilişkilerinin analizi için merkezi bir rol oynar (s. 51). Visweswaran (2008), sessizliğin  kadınlara atfedilen bir direniş biçimi olarak nitelendirilebileceğini söylese de (s. 52) bilgi üretim sürecinin sekteye uğraması açısından gürültü olarak tanımlanabilir.

Bu makalede feminist etnografi alanında yapılan saha çalışmalarında etnograf ve görüşme yapılan kişiler de dahil olmak üzere farklı aktörlerin bulunduğu görüşme süreçlerinde ortaya çıkan sessizliklerin hangi toplumsal güç ilişkilerine işaret ettiği ve bu sessizliklerin iletişimdeki gürültü terimi açısından nasıl analiz edilebileceği tartışılacaktır. Bütün feminist etnografların saha araştırmalarını sessizlik ve gürültü çerçevesinde kapsamlı biçimde analiz etmek yerine makalede, feminist etnografların sahadayken karşılaştıkları sessizliklerin ne tür sonuçlara yol açtığını analiz eden literatürden yararlanılmıştır. Makale, Michel Serres’in (1982) gürültüyü bir sistemi bozmanın yanında yeni bir sistem kuran “parazit” olarak tanımlamasından yola çıkarak ve feminist etnografi alanında yapılan çalışmalarda toplumsal güç ilişkilerinden kaynaklanan sessizliklerin tartışılan bir konu olduğunu göz önünde bulundurarak sessizlikleri gürültü olarak tanımlamanın imkânını tartışacaktır. Makale gürültünün, içinde fazlalık, bozulma ve sapmaları barındıran, yeni bir düşünme biçimi kurabilecek akustik ve enformatik bir unsur olarak nitelendirilebileceğini öne sürmektedir. Bu sav görüşme süreçlerinde ortaya çıkan sessizliklerin araştırmanın seyrini nasıl değiştirdiğini anlamak için kullanılmıştır. Bu araştırmanın feminist etnografideki sessizlik ve gürültü çalışmalarına dair literatüre katkı sunacağı düşünülmektedir. 

FEMİNİST ETNOGRAFİDE SESSİZLİK

Makalede öncelikle feminist etnografide sessizlikleri oluşturan unsurlar örnek saha çalışmalarıyla zenginleştirilerek analiz edilecek, ardından gürültünün iletişim çalışmalarında nasıl tanımlandığı tartışılacak, son olarak da  toplumsal güç ilişkilerini de hesaba katan bir gürültü tanımının nasıl yapılabileceği ortaya konacaktır.

Feminist etnografinin sessizliği nasıl ele aldığı, saha çalışmalarında söz konusu mefhumun görüşmeci ve görüşülen arasındaki ilişkide nasıl ortaya çıktığı ve araştırmanın gidişatını nasıl etkilediğini tartışmak, makalenin hareket noktası olan sessizliği doğru bilgi edinmede engel teşkil eden ama aynı zamanda yeni bir bilgi üretiminin önünü açan bir gürültü kaynağı olarak görebilmek açısından yerinde olacaktır.   

Sessizlik üzerine yapılan çalışmalar, bu mefhumun toplumsal yaşamda derinlemesine incelemeyi gerektiren bir konu olduğunu belirtir (Saville-Troike, 1985, s.3). İnsanların birbirleriyle ilişki kurma biçimlerinde önemli bir rol oynayan sessizlik, yaşanabilir yaşam alanları yaratma, devlet söylemlerine karşı metaforik anlamda bir sığınak olma işlevi görebilir ve bir direniş biçimi olarak kabul edilebilir. Ancak sessizlik kimi zaman şiddetli, acı verici ve boğucu da olabilir (Dragojlovic, 2023). Bu bölümdeki tartışma iletişim süreçlerinde sessizliklerin yol açtığı bilgi boşluklarının, toplumsal hiyerarşilerin ve iktidar dinamiklerinin bir göstergesi olduğu argümanı çerçevesinde yürütülecektir.  

Kadınların etnografa şiddet deneyimlerini anlatırken kendilerini pasif mağdurlar olarak değil, aktif özneler olarak konumlandırmak istemeleri etnografın sorularına retorik sorularla cevap vermelerine sebep olur. Saint Vincent’ta kadınlara yönelik partner şiddeti üzerine kadınlar ve erkeklerle görüşmeler yapan Halimah A.F. DeShong, kadınların retorik söylemler yoluyla hem etnograf ile görüşülen kişiler arasındaki güç dengesini hem de toplumsal cinsiyete dayalı normatif beklentileri sorguladığını gösterir (DeShong, 2013, s. 1). DeShong’un görüştüğü kadınlardan Rose’un, kendisine tokat atan partnerine tokatla karşılık vermesine DeShong’un şaşırması Rose’un “Ben de ona geri vurdum, evet. Öylece tokat mı yiyecektim yani?” diye cevap vermesine neden olur ve bu yalnızca görüşülen kadının etnografın beklentisinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmekle kalmayıp kadının edilgenliği üzerine kurulu toplumsal cinsiyet normlarını da ters yüz eder (a.g.y., s. 15). 

Yaşam hikâyelerini analiz eden etnografik çalışmalarda kadınların yaşam hikâyelerini anlatırken sessiz kalmaları ve yaşananaları bütün gerçekliğiyle anlatmak yerine dolaylı yoldan bahsetmeleri, bu anlatıların toplumsal, kültürel ve politik olarak anlam yüklü olduğunu gösterir. Görüşme sırasındaki duraksamalar, neyin söylenip neyin söylenemeyeceğinin ya da neyin hangi bağlamda söyleneceğinin bir endişe kaynağı olduğunun işaretidir. Kirin Narayan’ın 1990-1991 yılları arasında ve 2002 yılında Kangra bölgesindeki kadınların sözlü gelenekleri ve yaşam hikâyeleri üzerine yaptığı saha çalışmasında alt kast kadınların gerçekleri bütün şeffaflığıyla ortaya koyarken üst kast kadınların aile onurlarını korumaya çalışan öyküler anlatmaları kast faktörünün önemli bir değişken olduğunu gösterir (Narayan, 2004, s. 246). Görüşülen kadınların yaşam öykülerini paylaşma yoğunluklarını belirleyen bir diğer unsur etnografın konumudur. Narayan’ın yaşı, cinsiyeti, statüsü, var olan projeleri ve araştırma yaparken birlikte çalıştığı kişiler, onun görüşülen kadınlar karşısındaki konumunu belirler. Narayan’ın Yarı-Hintli olmasının yanında üst kast kadınlardan daha genç olması yaşlı kadınların açık konuşmamasını beraberinde getirir, alt kast kadınlardan daha yaşlı olması ise onu güçlü bir figür ve sırdaş olarak görmelerini sağlar ve yaşadıklarını daha rahat anlatabilmelerinin önünü açar (a.g.y., s. 247). 

Savaşlar, patlamalar ve Auschwitz benzeri toplama kamplarında yaşananlar, bu olayların bir parçası veya tanığı olan kişiler tarafından ifade edilemeyebilir. Carol A. Kidron’un 2001-2003 yılları arasında İsrail’de Holokost’tan kurtulan ailelerden 55 çocukla yaptığı derinlemesine görüşmeler, çocukların sessizliğinin psikolojik baskı veya travmanın “anlatılamazlığı”dan değil, travmanın kuşaklararası aktarımında konuşmak yerine başka yollar kullanıldığından kaynaklandığını ortaya koyar. Kidron’a (2009) göre ev içindeki sessiz pratikler, kişi-nesne etkileşimleri ve kişilerarası ilişkiler Holokost deneyiminin ev içerisindeki yaşanma şekilleridir (s. 5). Bu çalışmanın bulgularından biri görüşme yapılan kişilerden %95’inin ailelerinin hikayelerine veya kendi çocukluklarına dair durumlara kamusal alanda tanıklık etmek istemedikleri yönündedir (Kidron, 2009, s. 15). Primo Levi’nin “Boğulanlar Kurtulanlar” kitabına göre Nazi kamplarında yaşananlara tanıklık etmemenin nedenleri inanılmama korkusu, yaşanan travmanın büyüklüğü, utanç ve suçluluk duygusu gösterilirken Kidron’un çalışmasında tanıklık etmemenin nedenleri aile içinde travmatik geçmişin konuşulmaması, bireysel deneyimin kamusal anlatının ve “kutsallaştırılmış” acının tek tip kalıbı hâline gelmesinin istenmemesi, geçmişin “kamusal olarak” var edilmesinin talep edilmemesi, kamusal anma biçimlerinin anıyı bir “müzeye kaldırma” ve onu “ölü” bir tarihsel nesneye dönüştürme riski taşıması gösterilir (a.g.y, 15; Levi, 1996, s. 11,18)

Feminist otoetnografik araştırmalarda, araştırmacının kendi deneyimleri onun müttefiklerinin ve diğerlerinin davranışlarını anlamlandırmak için bir bilgi kaynağıdır. Julia R. Johnson (2013) makalesinde Louis Farrakhan’ın konuşmasının ardından ABD’li ve “üçüncü dünya”dan gelen aktivist ve akademisyen arkadaşlarının kendisiyle konuşmadığını fark etmesi üzerine bu sessizliğin bir direniş ve ittifak stratejisi olarak işlev gördüğünü anlar (s. 58). Johnson’a göre kendisinin beyaz narsisizmi, beyaz insanların ırkçı ifadelerine karşı sessiz kalması veya diğer beyaz insanlar tarafından beğenilmek istenmesi, bazı arkadaşlarının ve meslektaşlarının sık sık Johnson’un varsayımlarına ve argümanlarına meydan okumasına, kimi zaman hiç konuşmamalarına neden olur (a.g.y., s. 59).  

Milliyetçi ideolojinin söylemsel ve duygusal bileşenleri toplumsal konuların konuşulma biçimlerini belirlediği için etnografik araştırmayı etkiler. Bu ideoloji devletin baskıcı mekanizmaları aracılığıyla işlemenin yanı sıra toplumsal yaşama hâkim olan söylemler, normlar ve duygulanımlar yoluyla bireylerin günlük yaşam pratiklerine de yansır. Kamala Visweswaran (1994) “Fictions of Feminist Ethnography” kitabının “Betrayal” adlı bölümünde kendisinin, Hindistan milliyetçi hareketi sırasında hapsedildiklerinde tanışan Janaki ve Uma ile yaptığı görüşmeleri aktarır. Uma, görüşme sırasında çocukken yaptığı evlilikten hiç bahsetmez; bu evlilikten, onun yerine Janaki bahseder (Visweswaran, 1994, s. 43). Janaki de kendi evliliğinden söz etmez. Visweswaran (1994) bu bilgiyi, arşivleri tarayarak ve Janaki’nin arkadaşı Tangam ile görüşerek öğrenir (s. 44). Bu bilgiler gizlenmiştir çünkü o dönemde, küçük yaştaki dulları korkulması gereken, küçük yaştaki gelinleri ise acınacak ve ıslah edilmesi gereken bireyler olarak gören milliyetçi bir ideoloji hâkimdir (a.g.y., s. 52). Visweswaran’a göre bu ideolojinin yarattığı sessizlik, etnografik araştırmanın başında hiç de planlanmayan bir davranış örüntüsünün oluşmasına ve yeni bir bilginin ortaya çıkmasına yol açar. Visweswaran, hem kendi pozisyonunu hem de gerçeğin ne olduğunu ve bu gerçeğe nasıl ulaşılabileceğini sorgulamaya başlar (a.g.y, s. 46). Görüşmeler sırasında oluşan sessizlikler, verilen örtük cevaplar ve üzeri kapalı konuşmalar araştırma yöntemini ve bilgiye ulaşma biçimini dönüştüren bir davranış haline gelir.   

Etnografın beden dili, kelime seçimi ya da sorularının yapıları hem görüşülende bir gerginliğe yol açabilir ve sessizlik yaratabilir hem de etnografın kendisinin cinsiyet ve diğer kimlik biçimlerine dair bakış açısını sorgulamasına neden olur. Görüşme esnasında ortaya çıkan bu gerilimli anlar araştırmacının istemeden epistemik sınır ihlalleri yapmasını beraberinde getirir. Ann Phoenix (2013) gençlerin toplumsal kimliklerine dair yaptığı araştırmasının bir aşamasında karşısındaki kişiye hiç kız olmayı diledin mi gibi bir soru sorar ve gencin biraz gergin halde zaten kadın olduğunu ifade etmesine tanık olur. Phoenix’in (2013) belirttiği üzere karşısındaki gencin giyim ve vücut hatları gibi fiziksel özellikleri, onun cinsiyeti hakkında kesin bir bilgi vermediği için gerginliğe yol açmış, bu da Phoenix’in istemeden epistemik şiddet uygulamasını beraberinde getirir (s. 164). Sonraki süreçte bu gerginliğin etkilerini hissettiğini belirten Phoenix (2013) ayrıca cinsiyetin çoğu toplumda ne kadar merkezi olduğunu ortaya çıkarır (s. 165). Etnografın, dış görünüşe dayalı toplumsal kabulleri istemeden de olsa sorularına yansıtması görüşülen kişinin konuşmak istememesine yol açabilir ve bu etnograf ile görüşmeci arasındaki güvene dayalı ilişkinin bozulmasına neden olabilir. 

Etnografik araştırmada sessizlik anlarının oluşmasının altında, toplumsal beklentilerin yarattığı baskı ve gelecek kaygısı yatar. Phoenix’in (2013) yaptığı başka bir araştırma kimliğin toplumsal ilişkilerde nasıl karmaşık durumlara yol açtığını gündeme getirir. Phoenix’in, yeni doğum yapmış ve bebeği karma soylu  görünen beyaz bir anneye “Siyah bir bebeğiniz olduğu için hiç ırkçılıkla karşılaştınız mı?” diye sorması, annenin öfkelenmesine yol açar (s. 165). Phoenix bebeğin ‘Afro’ saçları olmasından ve ten renginin iki siyah ebeveyni olan bazı çocuklarınki kadar koyu olmasından dolayı bebeğin karma soylu olduğundan emindir (a.g.y, s. 165). Anne, bu soru karşısında bebeğinin koyu ten rengini İtalyan büyükannesinin kökeniyle açıklar (a.g.y, s. 165). O günkü görüşmenin ardından Phoenix, görüşülen kadına ulaşmakta güçlük çeker. Görüşülen kadın çocuğunun ileride karşılaşabileceği dışlamaya ve ayrımcılığa dair duyduğu kaygı nedeniyle sessizliği tercih etmiştir. Buradaki sessizlik ırkçılığın potansiyel etkilerine karşı bir korunma stratejisidir.  

Phoenix’in çalışmasında görüşmenin ilerleyen aşamalarında yaşanan gerginlik, katılımcının sessizliğe yönelmesinin ardında yatan karmaşık toplumsal dinamikleri görünür kılar. Araştırmacının dış görünüşe dair varsayımı üzerinden sorduğu soru, annenin bebeğinin kimliğine ilişkin toplumsal etiketlenmelerle yüzleşmesini tetikleyen bir eşik oluşturur. Katılımcının, çocuğunun siyah olduğu “suçlamasına” öfkeyle yanıt vermesi, yalnızca bir reddediş değil, aynı zamanda siyahlığın toplumda nasıl konumlandığına dair içselleştirilmiş bir gerilimin ifadesidir. Katılımcı, çocuğunun görünümüne dair açıklamayı kendi büyükannesinin İtalyan kökenine dayandırarak, babanın kimliğine dair belirsizliği örten ve çocuğunu beyazlığa sabitleyen bir söylem üretir. Bu tepkinin altında, çocuğun ileride uğrayabileceği dışlanma ya da ayrımcılığa dair duyulan derin kaygı kadar, annenin kendi annelik pozisyonunu ve toplumsal kabulünü koruma arzusu da yatar. Görüşmenin kesilmesi ve araştırmaya devam edilmemesiyle sonuçlanan bu etkileşim, sessizliğin yalnızca kırılgan bir iletişimsel anın sonucu değil, aynı zamanda çocuğun kimliğinin etrafındaki toplumsal beklentiler, dışlanma olasılıkları ve kuşaklar arası sırların baskısı altında şekillenen bir savunma mekanizması olduğunu gösterir. Görüşülen kadın açısından sessizlik, konuşmanın olası sonuçlarından korunmanın bir yolu, bir direnç biçimi ve aynı zamanda anneliğini toplumsal normlara uygun biçimde kurma çabasıdır.

Feminist etnografide sessizlik anlam üretiminin katmanlarını çoğaltan dinamik bir etken olarak kabul edilir. Etnografların görüştüğü kişiler sessizliği travmaya, toplumsal baskıya, kimlik politikalarına direnmek ve hayatlarına devam edebilmek için stratejik olarak kullanır. Sessizlik toplumsal hiyerarşileri hem görünür kılar hem de bu hiyerarşilere müdahale etmeye olanak sağlar. Bu nedenle sessizliği yeni bilgi biçimlerini mümkün kılan bir gürültü olarak yeniden düşünmeyi öneriyorum. 

GÜRÜLTÜYE DAİR TEMEL TARTIŞMALAR

“Gürültü” mefhumunu geniş bir çerçevede tartışmak ve gürültünün mevcut düzeni bozup yeni bir düzen kurma, toplumsal güç ilişkilerini açığa çıkarma ve politik bir direniş aracı olma gibi veçhelerini ele almak, sessizliğin bir gürültü olarak değerlendirilmesi ve feminist etnografi çalışmalarında iktidar ilişkilerinin iletişim üzerindeki etkisinin vurgulanması için elzemdir.  

Bilgi teorisinde, müzikoloji, akustik, termodinamik ve sanat alanı da dahil olmak üzere pek çok alanda gürültü birbirleriyle benzeşen ve farklılaşan anlamlara sahiptir. Bilgi teorisinde gürültü kaynak ve alıcı arasındaki bilgi aktarımını sağlayan sinyallerde bozulma yaratan iletim hataları, ses ve görüntü aksamalarıdır. İletişim kanallarının bilgiyi taşıma kapasiteleri sınırlıdır. Bu sınırı belirleyen ise hattın kendisi ve içindeki “gürültü” miktarıdır. Hattın kapasitesi ne kadar yüksek olursa, yani ne kadar az gürültü varsa, o kadar bilgiyi karşı tarafa herhangi bir kayba uğramadan ulaştırır (Weaver, 1964, s. 22). Buradan da görüldüğü üzere gürültü iletişimin kendisinde mevcuttur.

Termodinamik anlamda gürültü, bir sistemin en küçük birimi olarak kabul edilen, kütle ve enerji gibi özelliklere sahip olan ve etkileşimlere girebilen varlıklar olarak parçacıkların termal hareketindeki rastgele dalgalanmalardır. Sistemi barındıran cihazın boyutu ne kadar küçükse, bileşen sayısı da o kadar azdır. Bu durum bileşenlerde meydana gelen rastgele dalgalanmaların sistemdeki etkisini arttırır ve gürültü yaratır (Tesser, 2025, s. iii). Bu dalgalanmalar fiziksel sistemlerin içsel bir bileşeni olması itibarıyla ontolojik bir statüye sahiptir. 

Gürültünün fizik sistemlerindeki var oluşunun yanında çevreyle ilişkili boyutları da mevcuttur. Bu konuda yapılmış çalışmalar M.Ö. 500’lere kadar uzanır. Bu tarihte Budist kutsal yazıtları filler gibi hayvanların, savaş arabalarının, davullar gibi çalgıların ve “Yiyin ve için!” diye bağıran insanların gürültü unsurlar olduğunu belirtir (Thompson, 2002, s. 115). İlerleyen yıllarda Dr. J. H. Girdner, “Şehir Gürültüleri Vebası”nda da gürültü yaratan öğeler  olarak atlı arabalar, seyyar satıcılar, müzisyenler, hayvanlar ve çanları gösterir (a.g.y, s. 117). 1925’e gelindiğindeyse gürültü yaratan nesnelerin sayısında çoğalma ve niteliklerinde değişimler meydana gelir. Artık gürültü yaratan unsurlara “Hava, motorun sürekli vızıldamasına, yükseltilmiş rayların düzenli clank clank sesine ve çelik matkabın tiz cıvıltısına aittir. Altımızda, metro vagonları raylara çarpa çarpa ritmik bir şekilde ilerler; yukarıda ise uçakların uğultusu duyulur. İçten yanmalı motorun tekrar eden patlamaları ve hızla hareket eden bedenlerin ritmik sarsıntısı” da eklenir (Saturday Review of Literature’dan akt. a.g.y, s. 117). Luigi Russolo (1915) gürültüyü altı kategoriye ayırmıştır: birinci kategoride kükremeler, alkışlar, düşen su sesleri, sürüş sesleri, körük sesleri; ikinci kategoride ıslıklar, horlamalar, burun çekme sesleri; üçüncü kategoride fısıltılar, mırıltılar, hışırtılar, homurtular, hırıltılar, gurultular; dördüncü kategoride tiz sesler, çatırtılar, vızıltılar, çınlamalar, ayak sürümeler; beşinci kategoride metal, ahşap, deri, taş, pişmiş toprak vb. kullanılarak vurmalı sesler ve altıncı kategoride hayvan ve insan sesleri: bağırışlar, iniltiler, çığlıklar, kahkahalar, tıkırtılar, hıçkırıklar yer alır (s. 10). Gürültü çalışmaları için önemli bir olay John Cage tarafından 1952’de bestelenen  4’33” adlı yapıttır. Piyanist David Tudor tarafından icra edilen eser, alışılagelmiş müzik formunun aksine, sanatçının dört dakika otuz üç saniye boyunca hiçbir enstrüman çalmayarak sessiz kalmasını talep eder.  Bu yapıt, seyircinin dikkatini bir konser salonunda duyulan diğer bütün seslere (çoğu dışarıdan gelen sesler) yönelten “sessiz” bir konserdir (Hegarty, 2007, s. 17). Bu yapıt, gürültüyü müziğin bir parçası haline getirerek onu yüceltir ve müziğin bestelenmiş notalardan ibaret olmayıp seyirci ve çevrenin ortak deneyiminden de oluşabileceğini ortaya koyar. Gürültünün yalnızca yüksek ses anlamına gelmediği, çok düşük frekanstaki seslerin de gürültü niteliği taşıyabileceği Paul Hegarty (2007) tarafından da belirtilir (s. 4). Tıpkı yüksek sesin işitme kaybına yol açması gibi düşük frekanstaki sesler de iç organlara zarar verebilir (a.g.y., s. 4).  Teknolojinin ilerlemesiyle beraber gürültüyü yaratan kaynaklar da çeşitlenir, değişen yaşam biçimleriyle birlikte kültürel ve toplumsal bir deneyim olarak da şekillenir.  

Gürültünün bir başka boyutu ise varlığın ortaya çıkışında ve anlamın oluşmasında oynadığı roldür. Varoluşun kendisi de düzenden değil gürültüden gelir   (Serres, 1982, s. 126). Bu anlamda televizyonda rastladığımız “karıncalı” kanallardan çıkan ses ve radyoda dinleyecek bir kanal ararken karşılaştığımız cızırtılı ses olarak örneklendirebileceğimiz beyaz gürültü “beyaz boşluk”a benzetilir ve onun iletişimin oluşması için bir zemin olduğunu ama herhangi bir mesaj barındırmadığı söylenir (a.g.y., s. 52; Heinge, 2013, s. 8). Maddi dünyada her nesne, diğer nesnelerle etkileşime girdiğinde bir ses üretir. Bu ses kimi zaman anlamlı bir sinyal kimi zaman ise gürültü olarak ortaya çıkar. Bu durum iki nesnenin birbirlerine uyguladığı fiziksel kuvvetin hava moleküllerini titreştirmesi ve bu titreşimin dalgalar halinde yayılmasıyla zuhur eder. Hainge’ye (2013) göre ses açısından bakıldığında cansız madde diye bir şey yoktur çünkü elastik bir ortamda maddeler doğal olarak titreşir ve ses dalgası üretir (s. 2). Gürültü varlık ve yokluk arasındaki bir ara bölgedir. Bir radyo istasyonu, mesaj, deşifre edilmiş bir kayıt varlığa gelmeden önce bir çok süreçten geçer ve bu süreçte karşılaştığı gürültüler onun varlığını şekillendirir.

Maddesel düzeydeki bu titreşim ve ses üretimi, Michel Serres’in (1982) gürültüyü kurucu bir unsur olarak konumlandıran yaklaşımıyla benzerlikler taşır. Gürültü, iletişimi kesintiye uğratan, bozan, koparan yani düzensizlik saçan öte yandan da farklı bir düzenin tohumlarını eken parazittir (Serres, 1982, s. 3). Ezop Masalları’ndaki vergi kesnekçisi ve fareler arasındaki ilişkiden yola çıkarak parazitin gelişini, müdahaleciliğini ve dönüştürücülüğünü aktarır. 

“Vergi kesenekçisi bir parazittir. Durumun getirdiği kazancı alır. Oldukça yağlıdır bunlar: Krallara layık ziyafet, kiraz kuşlarından kurulu masa, Türk halısı. Birinci fare bir parazittir. Durumun artıklarını alır, kiraz kuşu kalıntılarını, aynı halı üzerinde. Eksik hiçbir şey yoktur, der La Fontaine. Birinci farenin masasında, ki çiftçinin masasıdır bu, ikinci fare parazittir. Sırtını dayamış, keyfine bakmaktadır, dedikleri gibi. Hiçbir fırsatı, tek bir lokmayı kaçırmaz. Gerçek anlamda araya girer hepsi: Vergi toplayıcı taşralı safı sahibi terletir, fare vergici çiftçiden vergi keser, misafir ev sahibini sömürür. Fakat kalem elimden düşüyor; şu gürültü, son parazit, kesintiye uğratarak bu tür araya girmeler arasında avantaj kazanır.” (a.g.y., s. 4)

Başka bir pasajında parazitin yukarıda değindiğim üç işlevi Tartuffe masalı üzerinden okunur. Tartuffe’un Orgon’un evine girmesi “gürültülü bir şekilde” olur (a.g.y., s. 206). Bu gürültü evde uzun bir sessizlik olmasına, ev sakinlerinin rahatsızlanmasına, böylece mevcut düzen bozulmasına yol açar. Tartuffe, olayları dışarıdan gözlemler ve bu gözlemle bilgi üretir (a.g.y., s. 209). Sistem kayması yaratan Tartuffe, bilgi üreterek yeni bir sistem kurar (a.g.y., s. 185). Girdiği evdeki bireyleri manipüle eder ve onları kendisinin yanında olmaya davet ederek zengin olmak ister (a.g.y., s. 201). Tartuffe’un yarattığı gürültünün misafir olduğu ev üzerindeki yıkıcı etkisi yeni bir düzenin veya düzensizliğin oluşmasına yol açar. 

Gürültünün Serres’in bahsettiği düzeni bozma, müdahale etme ve dönüştürme hasletleriyle müzik alanında karşılaşılır. İlkel toplumlar sese ilahi bir köken atfetmiş, onu yaşamdan koparmış, müziği de dokunulmaz ve gizemli bir dünyanın sesi hâline getirmiştir (Russolo, 2004, s. 5).  Pisagor’un geliştirdiği müzik kuramının uyumlu aralıkları kabul etmesi, farklı seslerin aynı anda bir araya gelmesine imkân vermese de ilerleyen zamanlarda karmaşık ve alışılmadık ses birleşimlerine ulaşıldı (a.g.y., s. 5). Günümüzde müziğin en tiz, en garip ve en uyumsuz ses bileşimlerine yönelmesi gürültü-sese yaklaşmamıza yol açtı (a.g.y., s. 6). Russolo’ya göre gürültü-ses, saf ve tekdüze seslerin aksine; motorlu taşıtlar ya da kalabalıklar gibi karmaşık seslerin insana çok daha fazla keyif veren bir alandır (a.g.y., s. 7). Hegarty’ye göre de müziğin evrimiyle gürültü arasında yakından bir ilişki mevcuttur (Hegarty, 2007, s. 4). Gürültü bir yandan müzik olmayan olarak tanımlandığı için müzik olanın sınırlarını çizerken diğer yandan da ne kadar bastırılmaya, dışlanmaya çalışılırsa çalışılsın deneysel müzik türleri için kurucu işlevselliğe sahiptir (a.g.y, s. 4). Gürültülerin farklı ritim yapıları taşır ve genç müzisyenlerin bu gürültülerin içindeki baskın sesleri bularak, bunları çeşitli yüksekliklerde olacak şekilde yeniden üreterek, gürültüyü zengin ve özgün bir dile dönüştürür ve yeni bir orkestra kurar (Russolo, 2004, s. 12). Gürültü rahatsız edici ve istenmeyen özelliklere sahip olsa da aynı zamanda yeni müzik türlerinin oluşumuna olanak tanır. 

Gürültü ve müzik arasındaki ilişkiyi işitsel olarak farklı veçheleriyle de düşünmek mümkündür. Kentleşmeyle birlikte gürültü, politik, toplumsal ve kültürel bir ayrım aracı oldu. 16. ve 18. yüzyıl arası sermaye birikiminin başladığı fakat henüz bu birikimin aktif ve yaygın bir üretime geçmediği proto-kapitalist dönemde zengin kesimde “içeride yaşama” kültürü gelişir (Hegarty, 2007, s. 6). Böylece “yüksek müzik” özel alanlara taşınarak, dışarıdan gelen ve belirli bir özneye ait olmayan sesler istenmeyen, müdahaleci, “gürültü” yaratan sesler olarak algılanmaya başlar (a.g.y., s. 4). Bu durum, farklı dönemlerde “gürültü” olarak tanımlanan seslerin analiz edilmesi yoluyla o dönemdeki ekonomik, siyasi ve kültürel dönüşümler hakkında farklı görüşler elde etme imkânı sunar. Böylece düzenin dışı olarak kabul edilen bilgi, temsil ve kimlik sistemleri açığa çıkarır (Attali, 2009, s. 19; Zwintscher, 2019, s. 22). Gürültü artık burada tanımlayıcı bir işlev edinmeye başlar. Müziğin ne olduğunu belirlemekle kalmayıp, toplumsal sınıflandırmanın bir aracı hâline gelir. 

Artık gürültüyü fiziksel ve işitsel bir olgu olmanın ötesine taşıyıp toplumsal sınıflandırmadaki hiyerarşik güç, adalet, eşitsizlik mücadeleleri bağlamında politik bir veçhesi olarak konumlandırmak istiyorum. Hiçbir dilbilimsel kategoriye indirgenemeyen, sözcüklere bir anlam ve eylem kazandıran örtük varsayımları harekete geçirmesi açısından pragmatik  (Deleuze ve Guattari, 2023, s. 93) olarak gürültü, siyasi ve ekonomik güç ilişkilerini, yerel yönetimlerin tutumlarını barındırır. Kamusal alanda kimin veya neyin sesinin daha çok çıktığı ve kabul gördüğü ile hangi toplulukların seslerinin gürültü ve “istenmeyen ses” olarak nitelendirildiğinin bu ilişkiler ve tutumlarla bağlantılı olduğu söylenebilir (Hegarty, 2007, s. 4). Gürültüyü istenmeyen bir ses olmanın ötesinde, toplumsal düzeni yıkma ve yeniden yaratma konusunda eyleyici konumda olan ve müzik formlarının evrimini sağlayan bir kavram olarak tanımlayan Jacques Attali’ye (2009) göre gürültü, iktidarın halkın kültürünü manipüle ederek, umutlarını yönlendirerek ve tarihi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yorumlayarak devletin şiddeti unutturma, toplumsal uyumu ve düzeni tesis etme ve muhalefeti susturma emellerinin karşıtı bir role sahiptir  (s. 20). Totalitarizm kuramcılarına göre belirli bir iktidarın egemenliğinde yaşayan toplulukların kültürel özerklik talepleri, marjinallikleri ve farklılıkları yıkıcı bir gürültüdür. Bu gürültü devlet aygıtları aracılığıyla kontrol edilir ve susturulmaya çalışılır (Attali, 2009, s. 7). Gürültü bir ses fenomeni olmanın dışında iktidarın ve toplumsal direnişin kesişiminde derin bir politik mücadele alanıdır.

Gürültü kimi zaman sessizliklerde de ortaya çıkabilir. Sessizlik ve gürültünün toplumsal olarak nasıl farklı şekillerde deneyimlendiğini tartışan Garret Keizer (2010), bazı insanların sessizliği özgürce tercih edebilirken kimilerinin susmaya zorlandığını, bazı topluluklar için gürültü bir kutlama anlamına gelirken diğerlerinin ise yaşam koşulları dolayısıyla gürültüye maruz kaldıklarını belirtir (s. 67). Serres (1982) ikinci duruma örnek teşkil eden bir yaklaşım sunar. Güç sahibi kişi gürültüye ve sesin yayılımına  sahip olan, başkalarını susturandır (a.g.y., s. 141). Bazen bunu sessizce yapar. Sadece gücün sembolik olarak varlığını hissettirmesi (yani fiziksel olarak söz konusu uzamda bulunmaması bile) başkalarının da söz söylemesini engeller (a.g.y., s. 142). Gürültü kadar sessizlikler de gücün varlığını hissettirir.

Kodlanmamış veya herhangi bir bütünlüğe sahip olmayan sesin akustik anlamda gürültü olarak tanımlandığını, aynı zamanda gürültünün rahatsız edici ve istenmeyen ses olarak nitelendirildiğini, dışarıdan gelen ve müdahaleci sesler olarak algılandığını makale boyunca vurgulamaya çalıştım. Gürültüyü Umberto Eco (1976) iletişim süreçlerinde ortaya çıkan “saf gürültü” olarak tanımlar ve bu gürültü fiziksel bir bozulmanın ötesinde, anlamın manipülasyonu ve iletişimin ideolojik olarak çarpıtılmasıdır (s. 50). Gönderici tarafından iletilen bir mesajın alıcı nezdinde yanlış yorumlanması, aslında göndericinin kodladığı anlam ile alıcının çözümlediği anlam arasındaki uyumsuzluktan doğar; bu durumda semantik gürültünün asli kaynağı, kodların çözülmesindeki başarısızlıktır (Eco, 1976, ss. 50-51). Yani gürültü anlamsal bir boşluk yaratır. Buradan yola çıkarak görüşme sürecinde ortaya çıkan sessizliklerin anlamlı gürültüler olduğu söylenebilir. Etnografın sorularında veya görüşülen kişinin cevaplarında iletmek istediği mesaj tarafların farklı yorumlama çerçeveleri nedeniyle bozulabilir, yön değiştirebilir ya da eksik aktarıma neden olabilir. Bu durum gürültü yaratır. 

Bu makalede tartışmaya açmak istediğim konu gürültünün akustik anlamının yanında asıl olarak feminizm ve feminist etnografi bağlamındaki anlamlarıdır. Bu noktada Anne Carson’un Sesin Cinsiyeti kitabında odaklandığı sesin cinsiyetlendirilmiş algısı üzerinde durmak kayda değerdir. Aristoteles’e göre feminen sesin kadının “şeytansı doğası” olduğunu belirtmesinin ardından Carson, zaman içinde kadın sesinin logos, mantık ve rasyonaliteden kopuk olarak algılanmaya başladığını söyler. Maskülen sesin ise kontrol, mantık, bilgelik sahibi kişiye ait olarak algılanmaya başladığını belirtir (Akdemir, 2023, s. 52). Ege Akdemir, Türkiye’deki Feminist Gece Yürüyüşü gibi kadınların çoğunlukta olduğu eylemlerde, kadınların slogan ve şarkı söylerken çıkardıkları seslerin kulak tırmalayıcı ve rahatsız edici olarak algılandığını, bu durumun da iletilen politik mesajın istenen etkiyi yaratmasını engellediğinin öne sürüldüğünü ifade eder (a.g.y, s. 53). Bu da bizi gürültünün tanımına getiriyor. Kadın sesinin gürültü olarak algılanıp bastırılmaya çalışılması, gürültünün akustik ile enformatik boyutu arasında bir köprü kuruyor. Kadın sesinin gürültü olarak algılanması, kadının toplumda dışlandığının bilgisini verir.

Gürültünün ve sessizliğin işitsel bir olgu olmanın ötesinde politik anlamda dışlamaları, eski sistemi reddedip yeninin oluşmasına sağladığı imkânlar çerçevesinde sahip oldukları farklı anlamları birlikte düşünmek feminist etnografi açısından kritiktir. Saha çalışmalarında görüldüğü üzere kadınların konuşma biçimleri ve etnografla paylaşabilecekleri bilgiler ve deneyimler konusundaki kısıtlamalar, toplumsal iktidar dinamiklerinin ve görüşülen kişilerin öznelliklerinin iç içe geçtiğini gösterir. Bu sessizlikler, tıpkı Michel Serres’in gürültüye atfettiği “parazit” tanımındaki gibi bir yandan bilgi akışını engellerken bir yandan da dile getirilemeyen ve bu nedenle görünmez olan gerçeklikleri su yüzüne çıkarır.  

FEMİNİST ETNOGRAFİDE GÜRÜLTÜYE DAİR YENİ BİR TANIM 

Şimdiye dek feminist etnografideki sessizliklere odaklanan saha araştırmalarını birer vaka olarak sundum ve gürültüyle nasıl ilişkilenebileceğini vurgulamak için gürültüyü geniş bir yelpazede inceledim. Bu da bana gürültünün ve sessizliklerin sadece veri fazlalığı veya noksanlığı gibi anlamlara gelmediğini aynı zamanda her ikisinin de yeni bir bilgi üretiminin önünü açtığını gösterme fırsatı sundu. Şimdi ise odağımı sessizliğin bir gürültü olarak feminist etnografide nasıl yeniden yapılandırılabileceğine kaydırmak istiyorum.  

Bu makale çerçevesinde gürültüyü, içinde fazlalık, bozulma ve sapmaları da barındıran, farkın, müdahalenin ve yeni olasılıkların kapılarını aralayan, sisteme içkin olan ve bütün bu özellikleriyle bir anlam sapması yaratarak yeni bir düşünme, var etme, koruma ve saklama biçimini kurabilecek akustik ve enformatik bir unsur olarak tanımlıyorum. Benzer şekilde etnografide sessizlik de görüşmenin öngörülen gidişatını bilinçli ya da sezgiye dayalı bir şekilde kesintiye uğratarak, araştırmanın merkezini değiştiren, yeni düşünme yolları açarak araştırmanın kapsamını derinleştiren ve yola çıkarken hedeflenen noktadan daha geniş ve çok yönlü bir açılıma imkân tanıyan bir müdahaledir. Görüşme sırasında ortaya çıkan bozulmalar, dış sesler, görüşülen kişinin görüşmenin gidişatını değiştirmeyi zorunlu kılan cevaplar vermesi anlatının akışını bozar. Bu bozulmanın ne zaman oluştuğu, hangi bağlamda ortaya çıktığı incelendiğinde, söz konusu müdahalenin güç ilişkilerini, bilgi üretim süreçlerini ve hem araştırmacının hem de görüşülen kişinin birbirlerine karşı konumlarını yeniden düşünmesine neden olan bir epistemik olay olduğu görülür. Araştırmanın politik boyutu dönüşüme uğrar  ve sessizlik, tıpkı gürültü gibi, etnografik araştırma sürecinde aktif bir unsur hâline gelir. Her sessizlik, duyulmamış bir gürültünün yansımasıdır.

Etnograf ile görüşülen kişi arasında, yöneltilen bir soru ya da sergilenen belirli bir davranış sonucu ortaya çıkan sessizlik, görüşmenin ilişkisel ritmini rayından çıkararak taraflar arasındaki dinamiklerin yeniden yapılandırılmasına yol açar. Bu yeniden yapılandırmanın altında yatan nedenler arasında görüşülen kişinin soruya soruyla yanıt vermesi, sorudaki bir ibareyi beğenmemesi nedeniyle görüşmeyi kalıcı olarak sonlandırması ya da görüşmenin yönünü değiştirecek şekilde cevap vermesi yer alır. Doğrusal bir şekilde ilerleyen görüşmenin gidişatındaki bu krılma, tıpkı teknik bir kayıtta ortaya çıkan gürültü gibi, istenen bilginin alınamamasına yol açar. Etnografın bu kırılmaya yol açan unsurları haritalandırması ve bu kırılmaları araştırmasındaki sorular, hipotezler ve görüşmede etkin bir rol oynayan diğer unsurları göz önünde bulundurarak yorumlaması, etnograf ve görüşülen kişi arasındaki ilişkinin sınırlarını gösterir. Sessizlik sınırları görünür kılarken, gürültü bu sınırların nasıl oluştuğunu ortaya koyar. 

Sessizliği gürültü olarak yeniden tanımlamak, görüşme esnasında sessizliklerin “neden” oluştuğunu irdelemekle birlikte “bu sessizlik görüşme sürecini nasıl saptırdı, neyi yeniden üretti veya hangi yeni anlam yapılarının kurulmasına zemin hazırladı?” diye sormaktır. Bu sorular makale bağlamında gürültünün bileşenlerini bulmak açısından faydalıdır. Bu soru sorma biçimi gürültünün iletişimi engelleyen bir etken olduğunu kabul ederek, onu üzeri örtülmesi gereken bir eksiklik değil, araştırılması gereken bir olgu olarak konumlandırmaktır. Etnograf, sessizliği yaratan koşulları araştırırken hem kendisinin hem de görüşülen kişinin hangi bireysel ve toplumsal olarak meşrulaştırılmış normları tekrar ettiğini gün yüzüne çıkarır. Bu normlar görüşme esnasında bir anlam boşluğu yaratır ve bu boşlukların sahadaki iletişim pratiklerini bozması onun gürültünün bir bileşeni olduğunu gösterir. Gürültü, güç ilişkilerinden kaynaklanan anlamlı sessizliklerdir. 

SONUÇ

Feminist etnografide sessizlik, doğru bilgiye ulaşmada bir engel veya veri kaybına yol açan bir boşluk olmaktan ziyade, anlam üretimini çoğaltan dinamik bir etken olarak ele alınır. Bu sessizlikler, toplumsal hiyerarşileri görünür kılar ve bu hiyerarşilere müdahale etme olanağı tanır. Tam da bu yönüyle sessizlik, Michel Serres’in “parazit” kavramını gürültü üzerinden tanımlamasıyla benzerlik gösterir. Parazitin sadece mevcut bir sistemi bozmakla kalmayıp aynı zamanda yeni bir sistem kuran bir unsur olması, feminist etnografideki sessizliklerin etnografın ve görüşülen kişinin kendi varsayımlarını sorgulamaya itmesi, gizli güç dinamiklerini ve dile getirilemeyen gerçeklikleri ortaya çıkarmasıyla ilişkilendirilebilir. 

Michel Serres’e göre parazit, iletişimi kesintiye uğratan, bozan ve düzensizlik yaratan bir etken olmakla birlikte, farklı bir düzenin tohumlarını da eker. Bu tanım, parazitin düzeni bozma, müdahale etme ve dönüştürme gibi üç temel işlevi olduğunu vurgular. Feminist etnografide sessizlik de görüşmenin gidişatını kesintiye uğratarak araştırmanın merkezini değiştiren ve kapsamını derinleştiren bir müdahale olması nedeniyle parazitik bir etkiye sahiptir. Sessizliği bir gürültü olarak yeniden tanımlamak, onu güç ilişkilerinden kaynaklanan ve yeni anlam yapıları kurulmasına zemin hazırlayan bir olgu olarak görmektir.

Bu makalede gürültü etnografik araştırma sürecinde fazlalık, bozulma ve sapmaları içeren, yeni bir düşünme ve var etme biçimi kuran akustik ve enformatik bir unsur olarak tanımlanır. İletişim çalışmalarında gürültü, kaynak ve alıcı arasında bilgi aktarımını bozan iletim hataları, ses ve görüntü aksaklıkları olarak ifade edilir. Müzik çalışmaları gürültüye başka bir anlam katarak, müziğin sınırlarını çizen ve aynı zamanda deneysel müzik türleri için kurucu bir işlevsellik sunan bir unsur olarak ele almıştır. Gürültü pragmatik anlamda siyasi ve ekonomik güç ilişkilerini barındıran, iktidar ve toplumsal direnişin kesişiminde bir mücadele alanı olarak nitelendirilmiştir. Bu anlamıyla gürültü, etnografik görüşmeler sırasında görüşülen kişinin yarattığı sessizliğin travmaya, toplumsal baskıya ve kimlik politikalarına karşı direnmek veya yaşamlarına devam etmek için stratejik bir araç olarak kullanılmasıyla benzerlikler taşır.  

Araştırmanın bulguları, gürültü ve sessizliğin yalnızca iletişimsel aksaklıklar değil, aynı zamanda bilgi üretimi ve toplumsal müdahale açısından kritik araçlar olduğunu ortaya koymaktadır. Etnografik süreçte ortaya çıkan gürültü, bastırılmış seslerin görünür kılınması, şiddetin ifşa edilmesi ve kolektif bir varoluşun sergilenmesi yoluyla politik ve toplumsal bilgi üretir. Benzer şekilde, sessizlik de görüşmenin doğrusal akışını kesintiye uğratarak, araştırmacının önvarsayımlarını sorgulamasına ve araştırma konusunun daha önce fark edilmemiş boyutlarının açığa çıkmasına imkân tanır. Kadınların toplumsal olarak bastırılan sesleri, hem kadınların kendilerini ifade etme aracıdır hem de patriyarkal düzeni sorgulayan ve dönüştüren kolektif bir güçtür. Bu sesler fonik boyutlarıyla dayanışma, direniş ve eylem kapasitesi yaratır. Sonuç olarak, hem gürültü hem de sessizlik, normatif düzenin ötesine geçen, çok katmanlı ve çoğul bir bilgi alanı oluşturan, politik ve metodolojik açıdan dönüştürücü unsurlar olarak değerlendirilmelidir; bu durum, feminist etnografide araştırma yöntemine yönelik yeni perspektifler ve veri okuma pratikleri sunmaktadır.

KAYNAKÇA 

Akdemir, E. (2023). Muhtemel Dünyaları Seslendirmek: İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü’nün Kakofonisi. Cogito, 109, 44-70.

Attali, J., Massumi, B., Jameson, F., McClary, S., & Attali, J. (2009). Noise: The political economy of music (10. printing). Univ. of Minnesota Press.

Deleuze, & Guattari, F. (2023). Kapitalizm ve Şizofreni 2: Bin Yayla (E. Sünter, Çev.). Norgunk Yayıncılık.

DeShong, H. A. F. (2013). Feminist Reflexive Interviewing: Researching Violence Against Women in St. Vincent and the Grenadines. CRGS, 7, 1-24.

Dragojlovic, A. (t.y.). Silence [Post]. https://www.anthroencyclopedia.com/entry/silence

Eco, U. (1976). A Theory of Semiotics. Indiana University Press.

Hainge, G. (Ed.). (2013). Noise matters: Towards an ontology of noise. Bloomsbury Academic.

Hegarty, P. (2007). Noise/music: A history. Continuum.

Kaya, Ö. (2024). 1 Aralık 1955: Rosa Parks otobüste bir beyaza yer vermediği için tutuklandı [Post]. Çatlak Zemin. https://catlakzemin.com/1-aralik-1955-rosa-parks-otobuste-bir-beyaza-yer-vermedigi-icin-tutuklandi/

Levi, P. (1996). Boğulanlar Kurtulanlar. Can Yayınları.

Malhotra, S., & Rowe, A. C. (Ed.). (2013). Silence, Feminism, Power: Reflections at the Edges of Sound (1st ed. 2013). Palgrave Macmillan UK. https://doi.org/10.1057/9781137002372

Narayan, K. (2004). “Honor is Honor, After All:” Silence and Speech in the Life Stories of Women in Kangra, North-West India. İçinde D. Arnold & S. Blackburn (Ed.), Telling Lives in India: Biography, Autobiography and Life History (ss. 227-251). Indiana University Press.

Phoenix, A. (2013). Suppressing intertextual understandings: Negotiating interviews and analysis. İçinde Secrecy and Silence in the Research Process: Feminist Reflections (ss. 161-176). Taylor and Francis.

Russolo, L. (2004). The Art of Noise: Futurist Manifesto, 1913 (R. Filliou, Çev.). Ubu Classics.

Ryan-Flood, R., & Gill, R. C. (2013). Secrecy and Silence in the Research Process: Feminist Reflections. Taylor and Francis.

Saville-Troike, M. (1985). The Place of Silence in an Integrated Theory of Communication. İçinde D. Tannen & M. Saville-Troike (Ed.), Perspectives on Silence (ss. 3-18). Ablex Publishing Corporation.

Schafer, R. M. (1993). The soundscape: Our sonic environment and the tuning of the world. Destiny Books.

Scharff, C. (2013). Silencing differences: The ‘unspoken’ dimensions of ‘speaking for others’. İçinde Secrecy and Silence in the Research Process: Feminist Reflections (ss. 83-95). Taylor and Francis.

Serres, M. (1982). The Parasite (L. R. Schehr, Çev.). Johns Hopkins Univ. Press.

Shannon, C. E., & Weaver, W. (t.y.). The Mathematical Theory of Communication. The University of Illinois Press.

Tesser, L. (2025). Thermodynamic constraints on noise [Doktora Tezi]. CHALMERS UNIVERSITY OF TECHNOLOGY.

Thompson, E. A. (2002). The soundscape of modernity: Architectural acoustics and the culture of listening in America, 1900-1933. MIT press.

Urick, B. (2016). Song in a Sentence [Post]. The Wall Analysis. https://thewallanalysis.com/another-brick-in-the-wall-part-2/

Yeang, C.-P. (2023). Transforming noise: A history of its science and technology from disturbing sounds to informational errors, 1900-1955. Oxford University Press.

Zwintscher, A. (2019). Noise thinks the anthropocene: An experiment in noise poetics (1st edition). Punctum Books.

Bir Cevap Yazın